1. Anasayfa
  2. Avrupa Tarihi

İspanyol ve Portekiz Deniz İmparatorlukları – Dünyanın Keşfi

İspanyol ve Portekiz Deniz İmparatorlukları – Dünyanın Keşfi
0

İspanyol ve Portekiz Deniz İmparatorlukları

İspanyolların Amerikalarda inşa ettiği imparatorluk, batı yarımkürede kurulan en güçlü ve sağlam imparatorluktu. Karayiplerdeki Hispaniola ve Küba adalarından yola koyulan İspanyol sömürgecileri, altın, köle ve istila edilecek toprak bulma umuduyla Amerikan karasının içlerine sokuldular. İlk kolonizasyon hareketleri 1509–10’da Güney Amerika’nın kuzey sahillerinde başladı; ama esas İspanyol başarıları Meksika ve Peru gibi yerlerde kazanıldı. Buralarda sayıca çok küçük İspanyol bölükleri, muazzam sayıları bulan yerli topluluklardan oluşan devletleri yıkarak kraliyetin en zengin ve bereketli kolonilerine hayat verdiler. Bir avuç istilacının on binlerce kişiden oluşan orduları nasıl alt ettiği tam bir muammaydı. Yine de, Avrasya insanının gemilerde taşıdığı mikropların Aztek ve İnkaların bağışıklık sisteminde bir karşılığının olmaması doğal bir kıyımı beraberinde getirmişe benziyordu.

1519’da Meksika’ya giren Hernán Cortés, iki yıl içinde Aztek devletini yıkıp bu köklü medeniyetin kadim başkenti Tenochtitlán’ın kalıntıları üzerine yeni bir şehir (Mexico City) kurdu. Yeni İspanya denilen sömürge devletinin yönetim merkezi burası olacaktı. Francisco Pizarro 1532’de Peru’ya adım attı. İnka imparatoru Atahualpa’yı esir alan Pizarro, akıllara durgunluk veren miktarda bir fidye almasına rağmen sözünü tutmayıp imparatoru öldürdü. 1533’te İnka başkenti Cuzco’ya giren İspanyol fatihleri (conquistador), Güney Amerika’daki istila seferlerini yönetecekleri bir üs edindiler. 16. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, ilk ele geçirilen bölgelerden etrafa yayılan çok sayıda İspanyol fatih ve yerleşimci komşu topraklardaki yerli kabilelere egemenliklerini kabul ettirmişlerdi.

 

Theodor de Bry, Atahualpa’nın İspanyollarca öldürülmesi, 16. yüzyıl

İspanyol denizaşırı kolonileri, yerlilerle dolu kırsal alanı denetim altında tutmak için şehirleri idare merkezi olarak kullanıyorlardı. İspanyol sömürgecileri, ilk başlarda yerlileri gönüllerince işe koştukları ve yerel nüfustan yiyecek başta olmak üzere her türlü mal ve hizmeti karşılıksız aldıkları bir zorbalık düzeni kurmuşlardı. Bu dönemde Avrupa kıtasından gelip Yeni Dünya’ya yerleşmiş olan bireyler, yerli halktan hukukun cevaz verdiği şekilde angarya hizmetler veya vergiler talep edebiliyorlardı. Bu yöntemle keşfedilen dünyanın zenginliklerinden sınırsızca istifade eden bazı öncü girişimciler, İspanyol krallığını temsil eden yöneticilerin bile söz geçiremediği muazzam zenginlikte ailelere dönüştüler. Olan biteni kaygıyla izleyen Habsburg yönetimi, zamanla Amerikalarda kraliyet otoritesini hâkim kılan tedbirleri almaya başladı. İspanya’da oturan kral ve Batı Hint Meclisi, Yeni Dünya yönetiminin merkezine yerleştirilirken kolonilere tayin edilen valiler Meksika ve Peru’da kurdukları idare merkezlerinden kraliyet iktidarını tek geçerli otorite haline yükseltmeye çalıştılar. Kolonilerin her birinde birer yüksek mahkeme teşkil edildi ve çok sayıdaki düşük payeli makam sahibi İspanyol krallığını temsilen gündelik hayata çekidüzen vermekle görevlendirildi.

İspanyol krallığı, Amerikan toprakları ve yerli halklar üzerinde hak iddia ederken dünyanın bu köşesine doğru inancı ve medeniyeti getirdiğini ileri sürüyordu. Putperestleri vaftiz etmek belki de ciddiye alınan bir hizmetti; ama Hıristiyanlaştırma süreci Kızılderilileri batılılarla kurdukları temastan sonra hayatta tutmaya hiçbir surette yetmedi. İspanyol sömürgecilerinin ayak bastığı Karayiplerde sadece iki nesil içinde büyük bir demografik yıkım yaşandı ve yerli halkın neredeyse tamamı yok oldu. İspanyollar anakarada ilerledikçe Avrasya’nın bedenlerine eşlik eden çiçek, kızamık, difteri ve nezle gibi hastalıkları, Kızılderili nüfusu kırıp geçirdi. Columbus’un keşfini takip eden bir asır içinde İspanyolların elindeki Amerika topraklarında yaşayan yerlilerin yaklaşık %80’i, ya hiç ya da çok az bağışıklık sahibi oldukları salgın hastalıklar yüzünden hayatını kaybetti. Sonuç olarak

İspanyol denizaşırı memleketleri birçok farklı etnik kökenden gelen insanın karışıp kaynaştığı çok milletli bir yapıya büründü. Avrupa’dan gelenler bir azınlık teşkil ederken köle olarak getirilmiş Afrikalılar ve onların çocukları diğer bir azınlıktı. Çoğunluğu Kızılderililer ve mestizos veya mulattos olarak bilinen melezler, başka bir deyişle beyaz, Kızılderili ve siyahların karışımından doğanlar oluşturuyordu. Irkların karışması ne toplumsal entegrasyonu ne de toplumsal eşitliği sağladı. Beyazlar, sırf etnik kökenlerinden ötürü üstün kabul edilirlerken Kızılderililer, melezler ve siyahlar toplumun aşağı tabakalarına itiliyorlardı.

İspanyol sömürgecileri Yeni Dünya’nın vaat ettiği doğal zenginliklerden faydalanmaya çalışırken Amerika’daki iktisat ve üretim yapısıyla birlikte ekolojik dengeleri de epeyce değiştirdiler. Avrupa’dan taşınan hayvan, tahıl türleri ve ziraat yöntemleri ekolojik değişimin başlıca sorumlusuydu. Amerikan yerlileri, hayatlarında ilk defa sığır, at, koyun, keçi, domuz ve tavuk gibi hayvanları görüyorlardı. Sömürgelerdeki nüfusu beslemek amacıyla geleneksel Kızılderili tahılları olan mısır, bezelye, patates ve muzların yanına Avrupa’dan getirilen buğday ve arpa eklendi. Kolomb takası denilen olgu, hayvan olsun bitki olsun, Avrasya’dan getirilen canlı türlerinin Yeni Dünya’da kolayca kök salmasını sağladığı halde tersi yönde bir akışı temsil eden ürünlerin sayısı oldukça azdı. Kızılderili darısı da denilen mısır, patates, domates, bazı biber cinsleri, balkabağı, adi bezelye ve ananas, zorlu sınavı geçip Avrupa’da hayatta kalmayı beceren Amerikan bitkileri oldular. Tabii ki, Atlantik’i aşıp Avrasya topraklarında kendine parlak bir gelecek yaratmasını bilen tütün en önemli Amerikan ihraç malı olarak öne çıktı.

Meksika ve Peru’da ortaya çıkan zengin gümüş madenleri, erken modern dönem dünyasını baştan aşağı şekillendirecek denli önemli bir etki yarattı. Buradaki madenlerden çıkarılan muazzam miktarlardaki gümüş, aynı anda hem İspanyol kraliyet hazinesini hem de doğrudan sömürgelerde yaşayan müteşebbislerin keselerini dolduruyordu. Koloni sâkinleri, yaşam tarzlarının ayrılmaz parçası addettikleri eşya ve malları Amerikan  toprağına ithal edebilmek için göz kırpmadan yüklü meblağlarda altın ve gümüşü eski kıtalarına gönderiyorlardı. 16. yüzyılın sonunda Sevilla limanından savaş teknelerinin refakatinde ayrılan büyük ticaret filoları, düzenli olarak Atlantik’in iki yakası arasında gidip geliyor; Avrupa’ya gelen gümüş yüklü gemiler batı mallarıyla dolu olarak aynı yolu dönüyorlardı.

Atlantik’i boylu boyunca kat eden bu ticaret ağı, 16. yüzyılda tesis edilen yeni bir ticaret güzergâhıyla zenginleştirildi. 1564’te Filipinlerde üsler kuran İspanyollar, 1571’de Manila’da temellerini attıkları koloni merkezi sayesinde yerküreyi tamamen dolaşan bir değiş tokuş sistemine sahip oldular. Bundan böyle Meksika’dan çıkan gümüş, Avrupa’da epeyce rağbet gören Çin ipek ve porselenlerini satın almak için kullanılıyordu. Batılı aristokratlar ve gün geçtikçe bunlara katılan orta sınıf tacirler, Uzakdoğu’nun otantik ürünlerine dindirilemez bir iştah duyuyorlardı. Aynı vakitlerde, Çin’de, ipek ve tahıl halinde ödene gelmiş geleneksel vergi mükellefiyetlerinin artık sadece gümüş cinsinden nakitle karşılanabileceği kararlaştırılmıştı. Bu da, ister istemez, Çin’de büyük bir gümüş ihtiyacının doğuşuna yol açtı; çünkü Japonya’da birkaç tane gümüş madeni olsa bile, Çin anakarasında gümüş çıkan hemen hiçbir yer yoktu. İhraç edilen ipek ve porselen karşılığında batılı tüccardan nakit para almak en akıllıca yöntemdi.

Portekizliler, Amerika’daki topraklarını kolonileştirmede İspanyol komşuları kadar çabuk davranmadılar. Ne de olsa, Brezilya’nın uçsuz bucaksız arazisinde zengin yerli kültürlerden veya değerli maden kaynaklarından eser yoktu. Yine de, 16. yüzyılın sonlarında Brezilya’yı Avrupa’ya şeker ihraç eden en büyük merkez haline getiren Portekizliler bölgeyi Avrupa ticaretinin önemli bir ayağı haline getirmeyi başardılar. Madeira’da edindikleri şeker üretimi tecrübesini Brezilya’ya taşıyan Portekizli yerleşimciler, Afrika’dan getirtilen siyahî köleler sayesinde Amerikan yerlilerini devre dışı bırakıp büyük şeker plantasyonları kurdular. Bölge yerlileri beyazlarla karışık yaşamalarından ötürü bedenen zayıf düşüyorlar ve çileli şeker istihsalinin altından doğru düzgün kalkamıyorlardı. Dahası, çalışma koşullarının ağırlaştığı durumlarda bunların her köşesini avuçlarının içi gibi bildikleri Brezilya’da firar etmelerini önlemek çok zordu. Kraliyet, 1559’da Afrika’dan Brezilya’ya köle ihracına resmen izin verdi. Bu tarihten itibaren tekne ambarlarında Güney Amerika’ya taşınan siyahî kölelerin sırtında dünyanın en kapsamlı plantasyon ekonomisi inşa edildi. 1600 başlarında Brezilya dünyanın en büyük şeker üreticisi durumundaydı ve memleketin geleceğine yön veren Afro- Brezilya kültürü yavaş yavaş şekilleniyordu.

Abraham Ortelius haritası (1570)

Asya, Portekizliler açısından Amerika’daki kazanımlarından daha önce geliyordu. Bunu anlamak kolaydı. 1510’da Goa’da kurulan ticaret merkezinden Seylan’a, oradan Malaka ve Moluk adaları üzerinden Çin’in güneyindeki Makao yarımadasına uzanan ticaret şebekesi muazzam bir servet üretiyordu. Portekizliler, çok daha saldırgan olan İngiliz ve Felemenk tacirler tarafından bölgeden sürülüp atılana değin Hint sularındaki ticaretten pay alan yegâne Avrupalı güç oldular. Osmanlılar, 16. yüzyılın ortalarına doğru şiddetlenen bir mücadele sayesinde doğu ticaretinde Portekizlilerin baş rakibi ve ortağı haline yükselmişlerdi. 16. yüzyılın ilk yarısında Makao’da vücut bulan Portekiz üsleri, Çin’le bereketli bir ticarete başladılar. Hindistan ve Uzakdoğu’ya gelen Portekizlilerin aklında ilk başlarda karabiber üretim merkezlerini bulmak vardı; ama Avrupa pazarlarına zamanla kumaş, boya maddeleri ve porselenden oluşan karma yükler götürmeye başladılar. Bu mallar arasında porselenin ayrı bir yeri vardı. Vasco da Gama’nın ilk porselen işlerini getirdiği günden beri, Çin’den batıya taşınan porselen miktarı durmaksızın artıyordu ve Avrupa imalathanelerinde gecesini gündüzüne katan ustalar bir yolunu bulup aynı ürünleri kendi memleketlerinde imal etmeyi deniyorlardı. Ne var ki, 1708’de, II. Augustus’un (Saksonya elektörü ve Lehistan kralı) sarayında hizmet eden uzmanlar, porselen üretiminin sırrını nihayet çözene değin Çin porselen piyasasında tekelini devam ettirdi. Batı gemileri bu dönemde milyonlarca parça porseleni Avrupa kentlerine taşıdılar.

Bu Yazıya Tepkiniz Ne Oldu?
  • 0
    be_endim
    Beğendim
  • 0
    alk_l_yorum
    Alkışlıyorum
  • 0
    e_lendim
    Eğlendim
  • 0
    d_nceliyim
    Düşünceliyim
  • 0
    _rendim
    İğrendim
  • 0
    _z_ld_m
    Üzüldüm
  • 0
    _ok_k_zd_m
    Çok Kızdım
İlginizi Çekebilir

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir