1. Ana Sayfa
  2. Siyaset Bilimi

Devlet Yönetiminde Siyasetin Rolü

Devlet Yönetiminde Siyasetin Rolü
+ - 0

Devlet Yönetimi Olarak Siyaset

Siyaseti ele alan birçok düşünür ve siyaset bilimci otoriteye bağlı olarak şekillenen sosyal ilişkilerin temel özelliğinin özel bir sosyal örgütlenme biçimi olan devlet olduğunu belirtmektedirler. Siyaset genel olarak devlete ait kurum ve süreçleri ifade eder ve siyaset bilimi de bu kurum ve süreçler üzerinde sistematik olarak çalışan bir disiplin olarak tanımlanır (Ranney, 1990: 1). İnsanlar birçok sosyal organizasyon içinde yaşamlarını sürdürmekte ve bu organizasyonlar tarafından etkilenmektedirler. Bütün sosyal organizasyonlarda belli ölçüde bir düzen, etkileşim, yönlendirme ve yaptırım söz konusudur. Devlet de böyle bir sosyal organizasyondur. Ancak onu diğer sosyal organizasyonlardan ayıran bütün sosyal grupları kapsayan geniş bir yaptırım otoritesine sahip olmasıdır. Diğer organizasyonların kendine özgü kuralları vardır ve bu kurallar kendi üyeleri ile sınırlıdır. Örneğin farklı üniversitelerin farklı yönetmelikleri vardır ve bir öğrenci kayıt olduğu üniversitede o üniversite senatosunca belirlenmiş kurallara göre eğitimini sürdürür. Bir şirkette belirlenmiş mesai ile ilgili kurallar o şirketin personeline uygulanabilir. Bütün sosyal organizasyonlara üyelik genellikle kişilerin istemi üzerine, gönüllülük esasına göre kurulur. Puanınız yetmesine rağmen, eğer tercih etmezseniz üniversiteye kayıt yaptırmazsınız. Devletin otoritesi kapsamlı bir iktidar ilişkisi tesis etmekle birlikte, bu ilişkiyi bireysel olarak gönüllük temelinde kurmaz.

Devlet tarafından belirlenen kurallar emredici ve meşru olarak güç kullanma yaptırımına bağlanmıştır. Devlet bu imtiyazını hiçbir alt sosyal organizasyon ile paylaşmaz, güç kullanma devlet otoritesine tanınmış bir tekeldir. Meşru güç kullanma tekeli devlet otoritesine geniş bir hareket alanı tanımaktadır. Örneğin bazı kişiler toplumun güvenliğini sağlamak için devlet tarafından silahlandırılabilmektedir. Sıradan bir vatandaşın silah taşıması katı kurallara bağlanırken, toplumun güvenliğini sağlama amacıyla oluşturulmuş polis, yine devlet tarafından belirlenen kurallar dâhilinde gerektiğinde silah kullanma ile yetkilendirilmiş olarak görev yapabilmektedir. Elektrik faturasını ödemediğimiz takdirde elektriğimiz kesilebilmekte, ödemediğimiz vergiler, resen tahsil edilebilmektedir. Bu yöndeki yaptırımlar hoşumuza gitmese de bunlara itaat etmek zorunda olduğumuz bilinciyle hareket ederiz.

Siyaset kavramını devlet yönetimi temelinde ele almak tarihsel olarak yaygın bir tutumdur. Aristo (M.Ö. 384-322) siyaset-politika kavramını polise-kente ait işler, olgular anlamında kullanmaktaydı. Bu ifadelendirme dönemin tek siyasal yönetim yapılanmasını oluşturan kentlerin taşıdıkları bir takım özelliklere gönderme yapıyordu. Polis özel bir sosyal etkileşim alanı olarak insanlara tüm potansiyellerini geliştirebilecekleri bir ortam sağlamakla diğer sosyal organizasyonlardan ayrılır. Aristo’nun, insanı siyasal bir varlık olarak tanımlaması da onun kenti kurabilme ve kentsel işlere dâhil olabilme yeteneği ile ilgilidir. Aristo kenti insanlığın ulaşabildiği bir ideal form olarak gördü. Diğer sosyal birimler kendilerine özgü amaçlar taşırlar ve bu özel amaçlar ortak iyiye ulaşmak için yeterli değildir. Tüm sosyal birimleri kapsayan ve onlara egemen olup ortak iyiye yönlendiren sosyal birim ise Polis’tir (Kalaycıoğlu, 1984: 4).

Polis kendi kendine yeten, ortak mutluluğu gerçekleştirebilecek en yüksek sosyal organizasyondur (Şenel, 1991: 215). Aristo’nun kavramlaştırmasında Polis, devleti tanımlarken, politika da ona ait işleri tanımlayan bir kavram olarak kullanılmaktadır. Roma İmparatorluğu döneminde siyaset kavramsal olarak kentten ve sosyal anlamdan daha farklı kullanılmaya başlandı. Siyaset daha çok yönetilenlerin uyması gereken genel kurallar ve bu kuralların alınması süreci olarak kavramlaştırılmaya başlandı. Aslında siyaset, yeni bir devlet biçimi olan imparatorluğun yönetimi ve egemenliğinin sürdürülmesinin bir yansıması olarak içerik değiştirerek sosyalden ayrıldı (Sartori, 1973: 8). Buna karşılık Aristo’nun toplumu kapsayan ve onu yönlendiren üstün bir organizasyon anlayışı uzun süre siyaset kavramının tanımlanmasında belirleyiciliğini korudu.

Farabi’nin (870?-950) El-Medinet’ül Fadıla (Faziletli Şehir) adlı ünlü eseri de Aristo’nun, ortak iyiye götüren bir üst örgütlenme düşüncesinin izlerini taşır. Farabi insan topluluklarını kâmil ve eksik toplumlar olarak ikiye ayırmaktadır. Eksik toplumlar köy, mahalle, sokak ve ev halkı gibi toplulukları içerir. Bu toplumların eksik olmasının nedeni varlıkları için bir üst toplum yapısına ihtiyaç göstermeleridir. Saadete ancak kâmil toplum içerisinde erişilebilir. En küçük tam toplum ise şehirdir. Bir şehir, halkını saadete ulaştırmak amacıyla, yardımlaşma esasları temelinde kurulursa işte o şehir Fazıl şehir olur. Yine bütün dünya şehirleri ve milletleri aynı amaca ulaşmak için elbirliği ile çalışırsa işte o zaman dünya fazıl bir dünya olur (Farabi, 1980: 80). Faziletli şehir; Faal akla ulaşabilmiş, kimseye ihtiyacı olmayan bir otoritenin egemenliği altında bulunan, her şeyin şehir halkını gerçek mutluluğa ve erdeme ulaştırılması için organize edildiği ve tüm kötülüklerin ortadan kaldırılmasının amaçlandığı bir şehir yönetimi ve toplumunu ifade etmektedir (Farabi, 1980: 94). Ünlü Selçuklu veziri Nizam’ül-mülk’ün (1018-1092), Sultan Melikşah’a yazdığı ve 51 bölümden oluşan Siyasetname adlı eserindeki tüm bölümler devlet yönetimi, devlet kurumları, kamu görevlilerinin atanması, denetimleri, ordu ve savaş konularına ayırmıştır (Nizam’ül-mülk, 1987). Sosyoloji biliminin kurucusu olarak gösterilen büyük İslam düşünürü İbn Haldun (1332- 1406) kendisinin bulduğunu söylediği bu ilme “Umran” adını vermektedir. Umran kelime anlamı olarak mamurluk, imar etme, şenlendirme, abad ve bayındır olma, gelişme anlamlarına gelmektedir. İbn Haldun Umran ilminin alanını üç açıdan çizer; bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamak ve güvenlik ihtiyacıyla yerleşik hayata geçilmesi. İkinci olarak dünyada eski insan topluluklarının durumundan sağlıklı haber alınabilmesi. Üçüncü olarak toplumdaki beşeri ilişkilerin sürdüğü şehrin -Medine- incelenmesi (İbn Haldun, 1988: 271). İbn Haldun insanlar için toplum halinde yaşamanın bir zorunluluk olduğunu belirterek, sosyal hayatın zorunluluğunun da kural koyan, insanların ilişkilerini düzenleyen bir karar merkezinin bulunması olduğunun altını çizer.

İbn Haldun bu anlamda siyaseti devletin yönetimi olarak tanımlamaktadır. Ona göre üç siyaset, devlet yönetim biçimi vardır: akla dayanan siyaset, “siyaset-i akliye”, dine dayanan siyaset, siyaset-i diniyye” ve güce dayanan siyaset, salt iktidar. Kanunlara dayalı olan ilk iki siyaset tipi meşru tiplerdir. Üçüncüsü ise zorbalıktan başka bir anlama gelmez (İbn Haldun, 1989: 475).

Yirminci yüzyılın başlarında İngiliz siyaset bilimci Harold Joseph Laski, devletin tarihsel gelişme süreci içinde kararlarına itiraz edilemez bir iktidar biçimi olarak ortaya çıktığını ve bu iktidarın diğer tüm sosyal organizasyonlara egemen bir özellik taşıdığını belirtmektedir. Ona göre modern devlet bu iktidarını insanların hayat seviyelerini iyileştirmek amacından almaktadır. Toplumun devlete itaatinin meşruiyet temeli bu özelliktir (Laski, 2000: 9). Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger siyaseti devlet bilimi ve iktidar bilimi olarak iki farklı tanımlama çerçevesinin bulunduğunu belirttikten sonra birinci görüşü sağduyuya daha yakın bulduğunu ifade etmektedir (Duverger, 1996: 18). Eski Oxford Sözlüğünde siyaset, devletin tamamı ya da belli bir bölümünün organizasyonu ve diğer devletlerle ilişkileri ile ilgili bilim ve yönetim sanatı olarak tanımlanmaktadır (Tansey, 4). Alman sosyolog Max Weber, siyaset kelimesinin birçok anlamda kullanılabileceğini, modern anlamda ise en üst siyasal topluluğun devleti işaret ettiğini ve devletin de meşru fiziksel güç ve şiddet kullanımı olduğunu belirtmektedir (Weber, 1993: 80). Fransız siyaset bilimci Marcel Prelot siyaseti devletin yönetimi, vatandaşlar ve diğer devletlerle olan ilişkilerinin incelenmesi olarak tanımlamaktadır (Ünsal, 1980: 7).

Siyaseti devlet yönetimi olarak tanımlamak ilk bakışta kavramın sınırlarının belirlenmesinde işlevsel bir yaklaşım olarak görülebilir. Ancak siyaset ile devlet yönetimi arasında bu şekilde bir ilişki kurmak, devlet kurumlarının dışında ortaya çıkan siyasal eylem ve örgütleri kapsayamamaktadır. Öncelikle siyaseti devlet yönetimi olarak ele almanın yöneten- yönetilen ilişkilerinin belli bir tarihsel dönemine karşılık geldiğinin belirtilmesi gerekmektedir.

Tüm sosyal grupları etkileyen ortak kararların alınması sürecine bu grupların meşru katılımının oldukça sınırlı olduğu ortamlarda siyasetin devlet yönetimi ve yöneticileri ile özdeşleştirilmesi anlaşılabilir bir durumdur. Örneğin yöneticilerin belli bir hanedanın üyeleri içinden verasetle belirlendiği bir monarşide otoritelerin kim olacağına ilişkin halkın bir katılım gösterebilmesi mümkün değildir. Kararların belli bir ailenin, sınıfın ya da kadronun elinde şekillendiği bir yönetim yapısında siyaset olgusunun devlet yönetimi, organları ve faaliyetleri olarak görülmesi, başka bir ifade ile siyasetin sosyal alandan özerkleşmesi normal bir sonuçtur.

18. yüzyıldan itibaren parlamentolu krallıkların, yani meşruti rejimlerin kurulmaya başlanması ile birlikte toplumun genelini ilgilendiren kararların alınması ve uygulanması aşama aşama halkın seçimi ile belirlenen parlamentolar ve onun içinden çıkan hükümetlere ya da doğrudan halk tarafından seçilen yürütme organına geçmiştir. Böyle bir değişim devletten bağımsız yeni siyasal örgütlenmelerin oluşumuna kaynaklık etmiştir. Önceleri demokrasi teorisi içinde öngörülemeyen siyasal partiler, siyasal aktivitenin merkezine yerleşmişler, paralel olarak örgütlü sivil toplum siyasal etkinliğin önemli bir unsuruna dönüşmüştür. Toplumda var olan talep ve çıkar bileşimlerine duyarlı bir karar alma ve uygulama süreci gelişme gösterdikçe, siyaseti yalnızca devlet yönetimi ve onun kurumsal yapısına ilişkin bir kavram olarak ele almak anlamını yitirmiştir.

İkinci olarak toplumun genelini ilgilendiren kararların alınmasında devletin tekel kabul edilmesi tartışmalıdır. Küreselleşme süreci ulus-devletlerin topluma yönelik tek yönlü karalar alma inisiyatifini önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Küreselleşme uluslararası organizasyonların, çok uluslu şirketlerin ve uluslararası finans kuruluşlarının Dünya politikaları içinde önemlerinin artmasına neden olmuştur. Bu kuruluşlar ulus ötesi otorite merkezleri olarak ortaya çıktılar. Dünya, ulus devlet politikalarının ulus ötesi organizasyonların uzmanları tarafından belirlendiği ve kararların şekillendiği bir sürece doğru değişim geçirmektedir (Farazmand, 1999: 515-516). Yerel düzeydeki bir kalkınma projesi, ulus ötesi kuruluşlardan alınan fonlarla finanse edilebilmektedir.

Avrupa Birliği sürecine paralel olarak işadamı örgütlerinin, işçi sendikalarının, yerel yönetimlerin, hatta yüksek öğrenim kurumlarının Brüksel’de temsilcilikler açarak lobi faaliyetlerine yönelmeleri AB kararlarının etki gücü ile yakından ilgili bir gelişmedir. Yaşadığı ekonomik krizi IMF’den aldığı kredi ile aşmaya çalışan bir ülkenin otoriteleri, kamu harcamaları konusunda yalnızca seçmenlerinin, sivil toplum örgütlerinin değil, IMF yetkililerinin de görüşlerini dikkate almak zorunda kalmaktadırlar. Türkiye’de yatırım yapan yabancı bir kuruluş ile hükümet arasındaki bir anlaşmazlık uluslararası tahkime götürülebilmekte, benzer şekilde Avrupa Konseyi’ne üye bir ülkenin vatandaşları kendi ülkelerinin uygulamalarını uluslararası mahkemede dava konusu yapabilmektedirler. Karar alma merkezlerindeki çeşitlenme otorite olarak devletin tekelini aşındırmakta, paralel olarak siyasetin de devlet merkezli bir kavram olarak görülmesini güçleştirmektedir.

Yukarıdaki gelişmelere paralel olarak karar alma süreçlerindeki değişim de devlet merkezli siyaset algılamasını aşındırmaktadır. Yönetişim kavramı, temelde bilinen siyasal kurumlara dayalı bir yöneten – yönetilen ilişkisine, bu ilişkinin sosyal grupların denetimine kapalı bir statik yönetim anlayışını beslemesine tepki olarak ortaya atılmış bir kavramdır (Stoker, 1998: 21-22). Yönetişim yönetim sürecinde bireylerin, grupların, resmi ve özel kuruluşların, kısaca hükümet dışı aktörlerin, bürokratik birimlerle birlikte yönetim faaliyetinde yer almasını öne çıkartmaktadır (Yüksel, 2000: 145). Bu süreçte merkezi yönetim ve yerel yönetim kuruluşlarından başka, sivil toplum örgütlerini, özel girişimcileri ve kâr amacı gütmeyen kuruluşları kapsayan geniş bir aktörler yelpazesinin varlığı ve bunların hukuk devleti, şeffaf karar alma süreci, hesap verebilirlik ve güçlü yerinden yönetim uygulamaları ile birlikte yönetim sistemine dahil edilmesi gündeme gelmektedir (Eryılmaz, 2010: 28). Yani, yönetim sadece seçimler aracılığı ile seçilmiş bir otoriteler tarafından değil; sivil toplum örgütleri, odalar, meslek grupları, özel sektör kuruluşları, üniversiteler gibi çeşitli grupları da süreçlere dahil ederek gerçekleşmelidir. Yönetişim kavramı içerisinde, yönetenlerin aldıkları kararları halka açık bir şekilde almalarını, tüm ilgili paydaşları sürece katmalarını ve bilgiye dayalı, uzlaşmacı bir yönetim anlayışı sergilemeleri öne çıkartılan hususlardır (Toksöz, 2008: 17).

Politika oluşturma ve karar alma sürecine maksimum düzeyde sosyal grupların dâhil edilmesi arayışı, bu grupların siyasal etkinlik düzeyini artırmakta, karara itaat etmekten öte, kararları şekillendirme ve muhalefet edebilme inisiyatiflerini artırmaktadır.

Devlet, hiç şüphesiz, siyaset kavramının önemli bir unsurudur. Ancak siyasetin değişen yapısı ve yöneten-yönetilen ilişkilerinde yaşanan tarihsel ve güncel değişim onu tek ve temel unsur olmaktan çıkartmıştır. Kararların alınması giderek, farklı çıkar ve talep bileşimlerine sahip birey ve gruplara duyarlı hale geldikçe, sosyal farklılaşma ve gruplar arasındaki rekabet siyasetin tanımlanmasında önem kazanmaya başlamıştır.

Bültenimize Katılın

Hemen ücretsiz üye olun ve yeni güncellemelerden haberdar olan ilk kişi olun.

Yazar Hakkında

Yorum Yap